Bazı Başlangıçlar
Uzun zamandır kafamda yapmak istediğim ve eyleme geçiremediğim şeyler için hareket etme zamanının geldiğini fark ettiğim dönem içerisindeyim. Bu eylemlerimden bazıları da imkanım olduğu kadar okumak, izlemek ve gezmek. Buraya da bunların ortak kümesi olan yazma eylemi için gelmiş bulunmaktayım. Yazıma aylardır hayalini kurduğum ve biraz fazla beklenti içine girdiğim gezi notlarımla başlamak istiyorum.
Balkanlar Gezi Turum
Turumun ilk durağı temmuz ayının 19u Belgrad oldu. Sigorta poliçesinin yapılmasının geç söylenmesi, uçak rötarı gibi eksilerle başladığım ilk günüm her şeye rağmen güzelliklerle devam etti. Bu güzelliklerden biri hayatımın dönüm noktalarından birine adım atıp evlilik teklifi almam oldu. Önder, ikimiz için de anlamlı gün ve mekanı belirleyip beni şok etmesini yine becerdi. Her zaman olduğu gibi beni sarj ederek günümü huzurlu atlatmama vesile oldu. Ama Belgrad'a ayırdığımız bir gün bizim için maalesef yeterli olmadı. Biz de kendimiz için yeni bir hayal oluşturarak seneye aynı zamanda Sırbistan ülke sınırları içerisinde olmayı düşünüyoruz (olamadılar).
(Şu anda bu yazıyı 2 saat otobüs içinde beklediğimiz Makedonya sınırında yazıyorum. Bu sefer hislerimi yazıya dökmenin beni sarj ettiğini düşünerek, sevgilimin de biraz olsun yükünü hafifletmek açısından eyleme geçiyorum.)
Güzergahımız Makedonya'nın farklı noktalarında devam etti. Önce Üsküp'e indik ve şehrin resmen doğu-batı kısımları gibi olan ayrımına bizzat şahit olduk. Şehrin bir kısmı adeta İstanbul, Eminönü kısmını yansıtırken bir kısmı da İstanbul, Beşiktaş kısmını yansıtır gibi. Bu iki noktayı birbirine bağlayan tek şeyin de bir köprü ve maddi imkanlar olduğunu söyleyebilirim. Batı denilen kısma sanat eserleri döşenmiş ve maddi olanaklar yetersiz kaldığından yarım bırakılmış. Burada en ilgimizi çeken şey Doğu ve Batı kısımlarının geçişinde birbirini selamlayan İskender'in heykelleri ve şehrin her yerinden görülen büyük bir milenyum hacı oldu.
Makedonya'daki bir sonraki durağımız; Ohrid. Burada zamanımız fazlasıyla vardı ve dibine kadar şehri turladık diyebilirim. Ohrid; kiliselerin şehri. Önder ile rastgele girdiğimiz sokaklarda bizi karşılayan kiliselerden ağzımız açık çıktık hep. Hem mimarileri hem hikayeleri bizi büyüledi resmen. Sinirimize dokunan noktalardan biri dini merkezlerin turistik yerlere dönüşmesi ve kiliselere girişlerde bizden para istenmesi oldu.
Bir sonraki sınır noktamız Arnavutluk. Burada serbest zamanımızın az ve yetersiz olması turda beni üzen noktalardan birisi oldu maalesef. Çünkü İtalya'dan bile daha güzel pizzaların olduğu bu yerde gezmekten maalesef yemek yemeye vaktimiz kalmadı. Burada en beğendiğim noktalardan biri Ethem Bey Cami oldu. İstanbul'daki gösterişli camilerin aksine, içi işlemeli ve göz yormayan bir mimariyle karşılaştık. Pizzanın yokluğunu bir nebze dindirmek için buradaki serüvenimizi trileçe ile tatlandırdık.
Önder'in dibinin düştüğü ve en sevdiğimiz otel ise Arnavutluk'ta oldu. Devasa havuzu ve günlerdir aradığımız yemekleri ile otelden çıkmak istememek en doğal hakkımız oldu.
Dolu dolu geçirdiğim bir haftanın en kısa halini bu şekilde özetleyerek yazıya geçirmek istedim ve sanırım sonuna geldim. Bu yazıyı ileride okuyunca yaşadığım duyguları yeniden yaşamak, arşivlediğim anıları tekrardan canlandırmak isterim. Sanırım bazı şeyleri yazıya geçirmemin ve böyle saklamanın amaçlarından biri de bu.
Bazı başlangıçlar.





